Kibilturg Mahaldil

Don’t be silly, of course I’m not using my true Khuzdul name. That was known to a few a long time ago, and they are all past now. Barazbanâd they named Us collectively -Us, I say, now who are we? That, my friend, is a long story that has no ending within the circles of this Middle-earth. Yes, Barazbanâd We are, and I’m Kibilturg, the Silver-beard.

Whoever opposes the Shadow is my ally, and yet whoever has fallen under it better beware my axe, if that is possible…

Mahaldil: An outrageous macaronic construction from Kh. “Mahal”, the name of Aulë, and Quenya suffix -ndil

Posted in LOTRO | Leave a comment

Urwendil/Urwendur

Urwendil and Urwendur morphologically fit neither Quenya nor Sindarin. They’re macaronic constructions from an apparently Sindarin word (Urwen is Lalaith’s true name, not mentioned in the Silmarillion) and Quenya suffixes. Those suffixes lived into Sindarin but went through the proper mutations of that language. Hence Ëarendil > Ëarnil, Ëarendur > Ëarnur.

Thus, in proper Sindarin we would have *urwennil and *urwennur from Quenya *urvendendil and *urvendendur.

Posted in LOTRO | Leave a comment

Aglahil Urwendil, a Brief Autobiography

​Not every strain of Westernesse blood went extinct in the realm of Cardolan; neither did every single body therewith went wandering into the wild.

Aglahil… The meaning of the word is no more remembered, A forefather of my mother’s in a time long forgotten was named thus. She raised me to withhold the legacy of her people, never to let it fade away till the King returns to claim his realm.

Urwen, the Sun-maiden… Thus I named her when we last met that evening in Spring-time, when the shadows were lengthening. Urwendil am I called, lover of the gleam of the setting sun on her hair, lover of the mirth of her singing and laughter…. Forever lover of everything about her, my Urwen, my Sun…

Posted in LOTRO | Tagged , , , , , | Leave a comment

Savaş

Ben cicili bicili retorikle küfür edince gidenler geri gelmeyecek, aksine daha çok gidenler olacak. Vicdansız da değilim, mesûliyetsiz de; escapism ayağına da yatmıyorum, hani şeytan aklınıza düşürürse. Sâdece çâresizliğimi bağıra çağıra şişirip işin sonunda elde kaşıntıdan başka şey bırakmayacak reaksiyonlardan kaçınıyorum imkân ölçüsünde.

Nasıl ki şahsî hayâtım hiç gerçek olmayacak bir hayâlin ümîdi üstüne kurulu… Zihnim kendimden dışarısı üzerine de pek âlâ çalışmakta ve kezâ muhtemelen hiç tecellî etmeyecek bir adâletin tesellîsinde.

Bişeyler geldi aklıma ama yok, söylenecek şeyler değil. Zâten birileri muhakkak ya söyledi ya söyleyecek beyhûde… Arada eşe dosta sattığım avuntu bile benim için hükümsüz; develerim yok ki benim ardına düşecek… Ne Kâbe, ne deve… Ondan böyle kaygusuz göründüğüm. Değilim. Geceleri sayıklayan da ben değilim, gündüzleri bol kahkahalı neşe simsarlığı eden de…

Hoş görün onun için sabundan bilmemneden zırvalamamı…

Posted in Aforizma | Leave a comment

Bomboktan

…böyle boktan anakronik gecenin böyle boktan sıkıntısında akla düşen şarkının da böyle boktan kaydı denk gelir adama… Kokusunun yalandan ümitlendirdiği Malboranın tadı da bomboktan…

Emphatic hece tekrârı veyâ ablatif ekiyle sıfatlaştırılabilen ismin ablatif ekiyle sıfatlaştırılmışına emphatic hece tekrârı da yaptık ya. Üstelik ayaküstü hece tekrârı diye uydurduğumuz şeyde hece tekrârı bile yok, o kadar yâni! Biz ki ayaküstü şarlatanlık yapıyoruz, millet de matah zannediyo, hakiki şarlatanlar ne yapsın?

Burdan sözü sihirli şekilde ortaya çıkıveren Mehmed Âkif’in yakılmış Kur’an tercümesi şarlatanlığına bağlamayı da hiç canım istemiyo. Hem öyle suya sabuna dokunan mevzûlara girmek yok, cısss! Adamlar emir üzerine filolojik sahtekârlık yapmışlar, köy imamını da uzman diye almışlar yanlarına, bize söz düşmez; yiyene âfiyet olsun.

Suyla sabunun hukūku da enteresandır. Su kireçsizse sabun köpürüverir, sonra çıkmak bilmez. Kireçliyse kalıbın yarısını harcarsın köpürteyim diye. Bi de sabunu kurutacaksın, öyle paketinden çıkar çıkmaz kullanmaya başlarsan bitip tükeniverir. Tütünü de kurutacaksın içmeden, ama haddinde. Kaçırırsan kızarmış kadayıf gibi dökülür, tozlaşır, ziyân olur…

Halbuki Lat. ‘par’ ile Türkçe ‘parça’ arasındaki benzerliğin ne hoş tesâdüf olduğunu düşünmek ne zevkliydi… Feysbukta “abi bana Elfçe öğretir misin” diye kapıma dayanan delikanlıya lâf anlatmak da keyifliydi. Akşamüstü arkadaşın fırlama ama zekî ve istîdatlı oğluyla günün yarısını gömmek de pek safâlıydı.

Ömrün her köşesine saklanmış safâ ve neşe var bol bol. Mesele şu ki bünyeye kâr etmiyor. Nisi oriatur Sol, quid Luna misera faciat?

Posted in Sententiae Mouzafphaerrianae | Leave a comment

Likapa

Birâder memleketten Likapa reçeli getirmiş. Üstüne parantez içinde Blueberry ve Mâvi Yemiş diye de yazmışlar. Blueberry’ye eyvallah. İngilizcede, mâlûm, dikende çalıda yetişen her şey rengârenk berry; ama Mâvi Yemiş Karamiş’ten acemîce çakma.

Çocukken, uzun kaldığımız demlerde, rahmetli dayımla veyâ arkadaşlarda çalılardan toplar toplar bayıla bayıla yerdik. Dikenliklerden de “tiçen hamdusparasi” yâni böğürtlen toplardık, üstümüzü başımız delik deşik ede ede. Derken yerli kadınlar bunları mutfağa lâyık görmeye başladılar; reçelini ve pekmezini yapar oldular. Sonunda kutulandı, markası da oldu.

Ne isim uydururlarsa uydursunlar, yeter ki Likapa’yı da yazsınlar yanına.

Posted in Aforizma | Leave a comment

Mock Joyce

Mutfağa gittim, dolabı açtım, kola aldım, bardağa doldurdum, şişeyi kapatıp dolaba koydum, döndüm. Mesele şu ki kola gelmedi benimle. Meğer kendim almam lâzımmış, yoksa gelmezmiş. Nazlı kıymetli şey n’olucak! Bizim zamânımızda böyle miydi? Üfürürdük bi ıslık, kamyonet gelirdi kendi kendine, atlardık üstüne, “deh” bile demeden yolu yarılardı. Sırf inat olsun diye geçmezdim Deli Dumrulun köprüsünden, yetişemezdi arkamdan ki döve döve 40 akçe alsın. Kredi kartı da geçmezdi. Ne küfür ederdi ama! Hıncını alamayınca eline geçirdiğini fırlatırdı. Bi sefer kocaman Diyarbekir karpuzunu fırlattıydı, tuttum havada. Ona değdi buna değmedi demedim hepsini yedim. Kabukları da aklıma düştü mü. Ama bitti karpuz, nolucak şimdi?

Zâten karpuzun da mevsimi geçiyodu. Kuyuya ya dereye sallandırmak lâzım, yok. Buzdolabı var ama fişi nereye takacaksın? Sonra çok çalıştırdın mı dere buz bağlıyo. Şişliye de kurtlar inmiş. Nerden inmiş? Şişli zâten dağın başı. Derken dağda geyik avına çıkmışlar, çıkmışlar da avlayacak geyik bulamamışlar. Ben de bulamadım, hepsi hayat derdinde belli. Kendi kendime tegeyyük edeyim dedim böyle. Pilim de bitti işte.

Şarjlı pil olsa iyi. Onların kapasitesi daha yüksek, iyi dayanıyolar. Ama bizim zamânımızda 8 saatten aşağı dolmazlardı. Şimdi çabuk doluyolar ama benim kafa takılmış eskisine, sanki gene doldur doldur dolmaz, boşa koysan almaz, doluya koysan sakal bıyık. Kana Bıyık vardı bi de Omam Bıyık. 1990 Dünyâ Kupası, Kamerun takımı. Bi de Weah vardı. Allah bilir neydi isimleri aslında, biz sipikerlerin ittirdiğini yiyoduk nâçar. Televizyon tek tabanca TRT. Çeyrek finale kadar çıktılar, orda İngiltereye elendiler. Ne keyifliydi o vakitler bunları seyretmek. Tam moruğa bağladım ben de…

Düşündüm taşındım… B12 olsa etimizi sütümüzü eksik etmiyoruz. Gerçi sütüm biraz eksik ama normalmiş o da. Zâten erkek geyik süt vermezmiş. Yâni bende kusur yokmuş o bakımdan. Ama vermeyecek olsak da içmek lâzım. Pastörize sütle aram iyi değil, açık süt olacak, kaymaklı, bakterili, az su katışık. Var yoğurtçularda, gidip almalı. Bi güzel kaynatacaksın iki üç taşım, kısık ateşte. Sonra yumul kaymağına! Sâdesini de severim, kahvelisini de, karabiberlisini de, sıcağını da, soğuğunu da.

Yoğurt mayalarken dikkat etmek lâzm sıcaklığına tabi. Bi ince ayarı var doğru sıcaklığın, deneye deneye bulunacak o. Üç şey tâyin eder yoğurdu: Sütün sıcaklığı, mayanın miktârı, bekleme müddeti ve tabi şartları da. Bizim teyze hanım eskiden bütün yoğurdunu kendi yapardı evde. Nefis de yapardı ha! Şimdi bilmem nicedir. Yirmi sene var yakın değilim.

Öyle işte. Dedim mâdem B12 değil mesele, erken bunama da olamaz ya daha bu yaşta! İyi de niye olmasın? Yaşında bunasak erken denmez ki ona? Olsun, yediremiyoruz işte. Gayet mantıklı, ilmî, pozitif bir izah buldum sonunda: Kromozom çıkartıyorum! 40 yaş kromozomu! Erken biraz ama olsun. Kromozom çıkartırken de aynı diş çıkartır gibi komplikasyonlar oluyomuş, kromozom hekimi söyledi. Sırası gelmişken bunlar da amma nazlı havalı ha, kromozom hekimi! Eskiden kromozomcu derdik bunlara, sonra alınır oldular. Daha da eskiden, ben hatırlamam, anlatırlar, kromozomcu yokmuş köylerde, şehirlerde çok az bulunurmuş. Kromozom işlerine sütçüler bakarmış. Köy köy gezer, hem süt satar, hem kromozom çekerlermiş.

Posted in Sententiae Mouzafphaerrianae | Leave a comment